Kültür · Sanat · Edebiyat
Blog

Seyyahın Heybesindeki Güneş

Fatma Şahin 16 June 2026 102 okunma
Seyyahın Heybesindeki Güneş

Hayat hep kıvrımları olan bir yoldur; bazen çakıl taşlarıyla döşeli, bazen yokuş... Ben heybemde umutlar taşırım, bir diğerindeyse geçmişin yükleri. Ne zaman bir yokuşun başında soluklandığımı hissetsem heybeme bakarım. Umut hep ağırdır. Çünkü umut sadece bir bekleyiş değil; içinde yarının sorumluluğunu, yeniden başlama cesaretini barındırır.

​Fakat bu ağırlık; insanı yere çeken bir taşın değil, toprağa sımsıkı tutunan bir kökün, bir gün çiçeğe duracak olan o sabırlı tohumun ağırlığıdır.

​Dönüp heybenin diğer gözüne baktığımdaysa geçmişin yükleri çarpıyor gözüme. Sahi, insan neden sırtında taşır artık yürümediği yolların tozunu? Belki de o yokuşları dik kılan yolun kendisi değil, arkamızda bırakamadığımız o çakıl taşlarıdır. Yolun kıvrımlarında kaybolmamak için ara sıra durmak, soluklanmak ve o heybeyi boşaltmak gerekir. Umudu hafifletmek değil, geçmişin yüklerini yol kenarına bırakıp yola sadece yarının hafifliğiyle devam edebilmek için...

​Taşımayı en çok seçtiğimiz şey, bizi en çok yoran şeydir bazen.

​Sonbahar, dallarında kuruyan yaprakları taşımakta ısrar etseydi baharın o taze tomurcuklarına nasıl yer açabilirdi?

Toprak bile vadesi dolanı bırakmayı bilirken, insan neden biriktirir kırgınlıklarını?

​İşte bu yüzden, tam da bu yokuşun başında, rüzgârın sesini dinlerken ellerim heybeme gidiyor. Geçmişin o sert, köşeli taşlarına dokunuyorum; her birinde parmak izlerim... Onları tek tek çıkarıp yolun kenarına bırakmak bir hafıza kaybı değil, bir özgürleşme çabası. Bilirim ki taşları bırakmak dünü inkâr etmek değil, bugünün hakkını vermektir.


​Şimdiyse önümde uçsuz bucaksız bir buğday tarlası ; ekinlerini ben serptim, umutsa zamanla ağartan güneşti.