MATERYALİZMİN ÖRÜMCEK AĞI
Farkında mısınız bilmiyorum fakat insanlık, modern dünyanın parıltılı labirentlerinde gitgide materyalizmin kölesi olmaya başladı. Belki bu sert bir itham gibi gelebilir; hatta "Yok canım, olur mu hiç öyle bir şey?" dediğinizi duyar gibiyim. Ancak gelin, maskelerimizi indirip olaylara gerçekten dürüst ve gerçekçi bir bakış açısıyla bakalım.
Sizi çok değil, sadece 10 sene geriye götüreceğim. Sosyologların "tüketim toplumu" olarak adlandırdığı bu girdap, on yıl önce ruhumuzu bu kadar sıkıştırmamıştı. O günlerde olaylara, şahıslara ve insan ilişkilerine bakışımızda eşya; bir amaç değil, sadece bir araçtı. Bugün ise Erich Fromm’un "Sahip Olmak ya da Olmak" kitabında belirttiği o kritik eşikteyiz: Artık karakterimizle değil, sahip olduklarımızla var olmaya çalışıyoruz.
Hediyeleşme konusunu ele alalım: Eskiden bir doğum gününde hediye gelmemesi, dostluğun kefesi değildi. "Belki durumu yoktur" diyerek sergilediğimiz o asil nezaket, yerini materyalist bir hesap uzmanlığına bıraktı. Modern insan, sevginin değerini kalple değil, etiketteki sıfırlarla ölçer oldu. Jean Baudrillard’ın bahsettiği "nesnelerin sistemi" içinde, artık hediyeler birer sevgi gösterisi değil, birer statü sembolü ve mecburiyet halini aldı. Hediye verilmediğinde küsen bir toplum, aslında karşısındakine değil, o nesnenin ona katacağı sahte imaja veda ettiği için üzülüyor.
Lütfen herkes kendi hayatında bu konuyu bir muhakeme etsin: "Acaba ben materyalizmin örümcek ağına yakalandım mı?" Bir diğer çarpıcı örnek ise günümüz düğünleri. Artık iki ruhun birleşmesi değil, bir "gösteriş endüstrisi" söz konusu. Kuru gürültü, bitmek bilmeyen talepler ve başkalarına kanıtlama çabası... Düğünler, mutluluğun paylaşıldığı bir tören olmaktan çıkıp, maddi gücün sergilendiği soğuk birer dekora dönüştü. İnsanlar hayatlarını kurarken huzuru değil, taksitleri ve eşyaların görkemini merkeze koyuyor.
Sonuç olarak; maddeye, nesneye ve dış görünüme verdiğimiz şu devasa değeri, az da olsa kendi ruhlarımızın tamiri için versek dünya nasıl bir yer olurdu? Madde bizi doyuruyor ama ruhumuzu aç bırakıyor. Unutmayalım ki; örümcek ağını ne kadar süslü örerse örsün, o ağ rüzgar estiğinde değil, ruhun hakikatiyle yüzleştiğinde darmadağın olur.
Mehmet Sinan KILINÇ
Farkında mısınız bilmiyorum fakat insanlık, modern dünyanın parıltılı labirentlerinde gitgide materyalizmin kölesi olmaya başladı. Belki bu sert bir itham gibi gelebilir; hatta "Yok canım, olur mu hiç öyle bir şey?" dediğinizi duyar gibiyim. Ancak gelin, maskelerimizi indirip olaylara gerçekten dürüst ve gerçekçi bir bakış açısıyla bakalım.
Sizi çok değil, sadece 10 sene geriye götüreceğim. Sosyologların "tüketim toplumu" olarak adlandırdığı bu girdap, on yıl önce ruhumuzu bu kadar sıkıştırmamıştı. O günlerde olaylara, şahıslara ve insan ilişkilerine bakışımızda eşya; bir amaç değil, sadece bir araçtı. Bugün ise Erich Fromm’un "Sahip Olmak ya da Olmak" kitabında belirttiği o kritik eşikteyiz: Artık karakterimizle değil, sahip olduklarımızla var olmaya çalışıyoruz.
Hediyeleşme konusunu ele alalım: Eskiden bir doğum gününde hediye gelmemesi, dostluğun kefesi değildi. "Belki durumu yoktur" diyerek sergilediğimiz o asil nezaket, yerini materyalist bir hesap uzmanlığına bıraktı. Modern insan, sevginin değerini kalple değil, etiketteki sıfırlarla ölçer oldu. Jean Baudrillard’ın bahsettiği "nesnelerin sistemi" içinde, artık hediyeler birer sevgi gösterisi değil, birer statü sembolü ve mecburiyet halini aldı. Hediye verilmediğinde küsen bir toplum, aslında karşısındakine değil, o nesnenin ona katacağı sahte imaja veda ettiği için üzülüyor.
Lütfen herkes kendi hayatında bu konuyu bir muhakeme etsin: "Acaba ben materyalizmin örümcek ağına yakalandım mı?" Bir diğer çarpıcı örnek ise günümüz düğünleri. Artık iki ruhun birleşmesi değil, bir "gösteriş endüstrisi" söz konusu. Kuru gürültü, bitmek bilmeyen talepler ve başkalarına kanıtlama çabası... Düğünler, mutluluğun paylaşıldığı bir tören olmaktan çıkıp, maddi gücün sergilendiği soğuk birer dekora dönüştü. İnsanlar hayatlarını kurarken huzuru değil, taksitleri ve eşyaların görkemini merkeze koyuyor.
Sonuç olarak; maddeye, nesneye ve dış görünüme verdiğimiz şu devasa değeri, az da olsa kendi ruhlarımızın tamiri için versek dünya nasıl bir yer olurdu? Madde bizi doyuruyor ama ruhumuzu aç bırakıyor. Unutmayalım ki; örümcek ağını ne kadar süslü örerse örsün, o ağ rüzgar estiğinde değil, ruhun hakikatiyle yüzleştiğinde darmadağın olur.
Mehmet Sinan KILINÇ