Burukluk Üzerine
İnsanın talihi güzel olmalı azizim...
11 çocuklu yoksul bir ailenin 8. çocuğu olarak dünyaya gelmek, başlamadan kaybedilmiş bir savaşın habercisi değil midir?
Ruhum; yüreğimin oyuncak diye oynadığı ilaç kutusunu komşunun kızı Nesibe abla elimden aldı diye ağlayıp, üstüne bir de babamın altıma işeyene kadar dövdüğü, her iç çekişte titreyen bedeniyle ağlayan o çocukluğumun gözyaşlarıyla dolu.
Dedim ya, insanın talihi güzel olmalı azizim...
Okula gitmek için abimi beklerdim her gün.
E o gelmeli ki ben de gidebileyim.
Siyah önlük, beyaz yaka, fermuarı yırtık, her yeri yazılarla kaplı bir okul çantası...
Hep eksik olan defter, ucu olmayan kalem...
Çocukluğumun nadir mutlu zamanlarıydı, teneffüste arkadaşlarımla top oynamak...
Ben, boynu bükük Orhan, Kareçi (Çingene) Mustafa, İnneci (İğneci) Haşim'in oğlu Zeki...
Her maçın sonunda mutlaka biri küserdi tabii...
Bir de okula giderken bayat ekmek kırıntısı içine biraz domates, bir yeşil biber, biraz küçük küçük doğranmış Urfa peyniri, biraz pul biber, biraz tuzla anamın yaptığı; "Bu sultan, padişah yemeği" diye yutturduğu, tadını hiç unutmadığım...
Pisik Yumacı... (Yukarıda bahsedilen yiyecek
)
Sadece bayramda alınırdı bir kat elbise, bir ayakkabı...
O da hep bir iki beden büyük...
Tam manasıyla "Bir seneye de giyersin" klasiği...
Zaten abimden küçülür ben giyerim, benden küçülür kardeşim giyer.
Kolu üstten, paçası alttan katlı bayram elbisem...
Bayram sabahı geceden yapılmış kuru fasulye pilavı yer, elbiselerimizi giyer, anamızın elini öperdik.
Sonra bir korku çökerdi hepimizin üstüne.
Hâlbuki bayram; minik kalpler, neşeli yüzlerdir. Babam gelince ev bir anda buz keserdi.
Babamla bayramlaşmak... Ama kimde o yürek, kimde o cesaret...
Her zaman olduğu gibi Zühre ablamın işiydi o.
Kurtarıcı kahramanımız... Gerçi çok döverdi bizi ama olsun, ablaydı işte...
En önden o giderdi, biz de peşinden giderdik.
Zaten babam da bir ayrı severdi ablamı.
Ne zaman ablamı görse yüzünde bir tebessüm olurdu.
Hiç unutamam elini öptükten sonra şalvarının cebinden çıkardığı paranın kokusunu...
Ellerine miskiamber kokusu sürerdi.
Eli nereye değse miskiamber kokardı babamın.
En çok Zühre ablamı severdi.
Ne yani, beni mi sevecekti?
Doğumum bile önemsizdi belki...
8 numaraydım ben.
Bakmayın siz benim burada böyle rahat yazdığıma; gözyaşı yazıya dökülmez ki...
Top oynarken lastik ayakkabısı yırtıldı diye evinin köşesinde korkudan ağlayarak bekleyen o sabiyim ben.
Hiç büyümeyen, büyüyemeyen...
İnsan hayata başlarken görmeyince sevgiyi ya da
sadece karın doyurmak belleyince sevmeyi,
daha sonrasında sevilse de anlayamıyor.
Hakikaten,
hep bir yanı eksik kalıyor sevmelerin, sevilmelerin..
.
Dedim ya, insanın bahtı güzel olmalı azizim...
HAKTANOĞLU